HALİDE EDİB ADIVAR, 1882’de İstanbul’da doğdu. Üsküdar’daki Amerikan Kız Koleji’nde okudu. 1908’de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı.
31 Mart Ayaklanması sırasında bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda, İzmir’in işgalini protesto mitinginde etkili bir konuşma yaptı. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı.
Kendisine önce onbaşı, sonra üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ile siyasal görüş ayrılığına düştü. Ardından 1917’de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar’la birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde yaşadı.
O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mahatma Gandhi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen Adıvar, 1940’ta İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekildi ve 1964’te öldü.
24 Eylül 2016 Cumartesi
Uğur Mumcu
Uğur Mumcu, ailesi Ankaralı olmasına karşın, 22 Ağustos
1942de, babasının görevi nedeniyle bulundukları Kırşehir'de doğdu. Babası
Ankara'ya atanınca, Ulus'ta Devrim ilkokulunda başladığı ilköğrenimini
Bahçelievler'deki Ulubatlı Hasan ilkokulunda tamamladı, Cumhuriyet Ortaokulu ve
Deneme Lisesini bitirdikten sonra (1961), Ankara Hukuk Fakültesine girdi.
Uğur Mumcu, öğrencilik yıllarında "bilgi sahibi
olmadan fikir sahibi olunamayacağı"™ kavramış, etkin, coşkulu, çok okuyan,
araştıran ve sorgulayan bir gençti. Onun öncülüğünde yapılan toplantılara
zamanın politikacıları, bilim ve sanat insanları çağrılıyor,
"münazara'lardaki başarılarıyla dikkati çekiyordu. Daha 20 yaşındayken
"Türk Sosyalizmi" başlıklı yazısıyla Yunus Nadi Makale Yarışmasını
kazandı. Hukuk Fakültesini bitirince (1965), bir süre avukatlık yaptı. Sonra
dil öğrenmek için ingiltere'ye gitti, dönüşünde Hukuk Fakültesinin idare Hukuku
Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı oldu.
12 Martın aydınlara yönelik
baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı; askerliğini yapmak için
hazırlanırken tutuklandı, sonrasında "Sakıncalı Piyade" sayıldı.
Askerlik dönüşü gazetecilikte karar kıldı, üniversiteden ayrıldı. Yön, Kim,
Devrim, Türk Solu, Ortam, Akşam, Milliyet ve Yeni Oıtam'dan sonra uzun süre
Cumhuriyet'te yazdı. Ölümünden önce 25; ölümünden sonra yazılarının toplandığı
4O'ı aşkın kitabı yayımlandı.
Atatürkçü, laik, cumhuriyetçi, demokrat bir Türkiye'nin
yılmaz savunucusu; devrimci, hep emekten yana olan, hep araştıran ve sorgulayan
gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 günü otomobiline konan bir bomba ile inandığı
değerler uğruna öldürüldü.
NÂZIM’IN BURSA’SI
Yaşamının 13 yıla yakını hapishanelerde geçen Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinde 11 yıla yakın tutsak kalmış ve Memleketimden İnsan Manzaraları, Piraye İçin Yazılmış: Saat 21- 22 Şiirleri başta olmak üzere en beğenilen eserlerini Uludağ’ın yanı başındaki bu kentte kaleme almıştır.
Bursa’da yüzlerce mekânda yüzlerce tanıkla görüşülerek yapılan bu çalışmada görüldü ki Nâzım Hikmet, İkinci Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü yıllarda, ülkemizde tek parti yönetiminin iktidar olduğu dönemde, cezaevine değişik nedenlerden girmiş insanların düşünce dünyasını değiştirmiştir. O, Bursa Cezaevini bir enstitüye çevirmiş, insanlara yaşama bir başka pencereden bakmayı öğretmiştir.
Bursa’nın kaplıcalarında, hanlarında, sokaklarında, evlerinde, Nâzım Hikmet’in ve onu ziyarete gelenlerin ayak izlerini görmeniz mümkündür.
Bursa’da daha kaç evde Nâzım’ın izleri var bilinmez ama onun izlerini koruma ve kayıp eserlerini, dünyamıza kazandırmada yetkililere büyük görev düşmektedir...
Güney Özkılınç
* Yüzümde Nazım İzi Var kitabından..
Bursa’da yüzlerce mekânda yüzlerce tanıkla görüşülerek yapılan bu çalışmada görüldü ki Nâzım Hikmet, İkinci Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü yıllarda, ülkemizde tek parti yönetiminin iktidar olduğu dönemde, cezaevine değişik nedenlerden girmiş insanların düşünce dünyasını değiştirmiştir. O, Bursa Cezaevini bir enstitüye çevirmiş, insanlara yaşama bir başka pencereden bakmayı öğretmiştir.
Bursa’nın kaplıcalarında, hanlarında, sokaklarında, evlerinde, Nâzım Hikmet’in ve onu ziyarete gelenlerin ayak izlerini görmeniz mümkündür.
Bursa’da daha kaç evde Nâzım’ın izleri var bilinmez ama onun izlerini koruma ve kayıp eserlerini, dünyamıza kazandırmada yetkililere büyük görev düşmektedir...
Güney Özkılınç
* Yüzümde Nazım İzi Var kitabından..
Kısa ve Öz Mustafa Kemal Atatürk
Atatürk, 1893'te (Selanik) girdiği askeri mektebi 1905'te (İstanbul) kurmay-yüzbaşı rütbesini alarak bitirmişti. M. Kemal'in öğretim durumunu, Selanik'teki askeri ortaokul, manastırda lise (1899) İstanbul'da harp okulu (1902) ve harp akademisi olarak sıralamak mümkündür.
O, bu suretle askeri bilgiler için, zamanının bütün normal öğretim kademelerini başarı ile atlamıştır. Kurmay (erkânı-harp) sınıflarındaki okuma devresi kendisine yükseköğretimin en ileri bilgi ve görgülerini kazandırmıştır.
Bunu her vesile ile kendisi daima hatırlardı. O, kurmay sınıflarında iken memleketin siyasi durumu ile ilgilenmiş, istibdada karşı hür fikirler yayan gizli neşriyatı okuması ve arkadaşlarıyla konuşmaları sayesinde, daha o zamandan memleketin siyasi mukadderatı için meşgul olmaya başlamıştır.
O yıllarda harp akademisine ayrılan az sayıda genç subay talebeler, binlerce harp okulu gençlerine hitabeden hür fikirleri yaymak için çeşitli vasıtalardan faydalanmışlardı. Bu arada tertip ettikleri gizli gazetelerin yazıları bizzat M. Kemal'in kaleminden çıkmıştır.
M. Kemal okuma devrelerinde anlayışlı, zeki ve çalışkan, hatta bazen fazla atılgan bir talebe olarak hocalarının takdirini kazanmış ve dikkat nazarlarını çekmiştir.
Aynı zamanda M. Kemal, öğretim devresinin her kısmında yazı yazmaya ve hatta manastırdaki okulda iken edebiyat ve şiire merak sarmış ve hitabet tecrübeleri için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Ders kitaplarından gayri ne bulursa okumuş, harp akademisinde ve devlet merkezindeki müşahedeleri onda derin izler bırakacak kadar kuvvetli olmuştur. Bu tahsil çağından sonra 1905'den 1908'e kadar M. Kemal, Suriye'de ve Makedonya'da vazife görmüştür.
Bu yıllarda M. Kemal, bir taraftan mesleki bilgilerini tatbiki sahada ilerletirken bir taraftan da memleket idaresi için ikinci meşrutiyetin ilanından önceki siyasi faaliyetlere katılmıştı. Bu maksatla Şam'da kurduğu (Ekim 1906) Vatan ve Hürriyet adı altındaki siyasi cemiyetin faaliyetini Makedonya'ya intikal ettirmiş bulunuyordu.
İkinci meşrutiyetten önce Makedonya ve bilhassa Selanik, her bakımdan Osmanlı İmparatorluğu'nun en faal merkezlerinden biridir. Siyasi fikirler orada teşkilatlanmış ve olgunlaşmış, askeri birliklerin önemli kısımları orada toplanmıştır. Askeri ve sivil aydınlar zümresinin büyük faaliyeti bu bölgede merkezileşmiştir.
1907 yılında M. Kemal, kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle Makedonya üçüncü ordu müfettişliğinde vazifelidir. Aynı zamanda ''İttihat ve Terakki'' cemiyetinin gizli çalışmalarında yer almaktadır.
Makedonya'da (23 Temmuz 1908) hürriyet ilan edilince, Osmanıl İmparatorluğu'nda ikinci meşrutiyet devri açılmıştır.
M. Kemal bu inkılaptan sonra ordu mensuplarının günlük politika konularıyla meşgul olmasını istememektedir.
İktidarı ele alan ve siyasi bir parti olarak iş başına geçen İttihat ve Terakki mensupları, bu fikri kabul etmek istememektedirler. Çünkü ihtilali başarabilmek için ordu mensuplarına dayanılmış olduğu gibi, iktidarı devam ettirebilmek için de yine onların siyasi faaliyetine ihtiyaç hissediliyordu.
M. Kemal, ordunun ıslahını istediği gibi, talim ve terbiye için gerekli çalışmaların yapılmasına çok önem vermekteydi.
Meşrutiyetin ilanından sonra, M. Kemal bütün dikkat ve ilgisini askeri çalışmalar üzerinde toplamıştır. O, subayların yeni esaslara göre mesleki bilgilerini arttırmak için yayın yapılmasını lüzumlu addediyordu.
Selanik'te Üçüncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı'nda (1909) iken, bu işlere daha çok vakit ayırmıştır. Osmanlı ordusunun Alman usulüne göre ıslahat hareketini zaruri bulmakla beraber, yine de kendi askeri hayatımızdan alınmış tecrübelerin bu işte rol oynamasını istemektedir.
M. Kemal imzasıyla 1908-1918 yılları arasında küçük broşürler halinde yayımlanmış kitapların tarih sıralarına göre isimleri şunlardır:
1) Takımın Muhabere Talimi, General Litzman'dan tercüme, Selanik. 10 Şubat 1324-(1908) (64 sayfa)
2) Cumalı Ordugâhı. Süvari, Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları. Selanik 1325-(1907) (41 sayfa)
3) Beşinci Kolordu Erkânı-Harbiye Tabiye ve Tatbikat Seyahati. Selanik 1327-(1911) (40 sayfa) (*)
4) Bölüğün Muharebe Talimi. General Litzman'dan tercüme İstanbul 1328-(1912) (74 sayfa)
5) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal. İstanbul 1334 -(1918) (32 sayfa).
* Zabit ve Kumandan ile Hasbihal kitabından alıntı yapılmıştır.
O, bu suretle askeri bilgiler için, zamanının bütün normal öğretim kademelerini başarı ile atlamıştır. Kurmay (erkânı-harp) sınıflarındaki okuma devresi kendisine yükseköğretimin en ileri bilgi ve görgülerini kazandırmıştır.
Bunu her vesile ile kendisi daima hatırlardı. O, kurmay sınıflarında iken memleketin siyasi durumu ile ilgilenmiş, istibdada karşı hür fikirler yayan gizli neşriyatı okuması ve arkadaşlarıyla konuşmaları sayesinde, daha o zamandan memleketin siyasi mukadderatı için meşgul olmaya başlamıştır.
O yıllarda harp akademisine ayrılan az sayıda genç subay talebeler, binlerce harp okulu gençlerine hitabeden hür fikirleri yaymak için çeşitli vasıtalardan faydalanmışlardı. Bu arada tertip ettikleri gizli gazetelerin yazıları bizzat M. Kemal'in kaleminden çıkmıştır.
M. Kemal okuma devrelerinde anlayışlı, zeki ve çalışkan, hatta bazen fazla atılgan bir talebe olarak hocalarının takdirini kazanmış ve dikkat nazarlarını çekmiştir.
Aynı zamanda M. Kemal, öğretim devresinin her kısmında yazı yazmaya ve hatta manastırdaki okulda iken edebiyat ve şiire merak sarmış ve hitabet tecrübeleri için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Ders kitaplarından gayri ne bulursa okumuş, harp akademisinde ve devlet merkezindeki müşahedeleri onda derin izler bırakacak kadar kuvvetli olmuştur. Bu tahsil çağından sonra 1905'den 1908'e kadar M. Kemal, Suriye'de ve Makedonya'da vazife görmüştür.
Bu yıllarda M. Kemal, bir taraftan mesleki bilgilerini tatbiki sahada ilerletirken bir taraftan da memleket idaresi için ikinci meşrutiyetin ilanından önceki siyasi faaliyetlere katılmıştı. Bu maksatla Şam'da kurduğu (Ekim 1906) Vatan ve Hürriyet adı altındaki siyasi cemiyetin faaliyetini Makedonya'ya intikal ettirmiş bulunuyordu.
İkinci meşrutiyetten önce Makedonya ve bilhassa Selanik, her bakımdan Osmanlı İmparatorluğu'nun en faal merkezlerinden biridir. Siyasi fikirler orada teşkilatlanmış ve olgunlaşmış, askeri birliklerin önemli kısımları orada toplanmıştır. Askeri ve sivil aydınlar zümresinin büyük faaliyeti bu bölgede merkezileşmiştir.
1907 yılında M. Kemal, kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle Makedonya üçüncü ordu müfettişliğinde vazifelidir. Aynı zamanda ''İttihat ve Terakki'' cemiyetinin gizli çalışmalarında yer almaktadır.
Makedonya'da (23 Temmuz 1908) hürriyet ilan edilince, Osmanıl İmparatorluğu'nda ikinci meşrutiyet devri açılmıştır.
M. Kemal bu inkılaptan sonra ordu mensuplarının günlük politika konularıyla meşgul olmasını istememektedir.
İktidarı ele alan ve siyasi bir parti olarak iş başına geçen İttihat ve Terakki mensupları, bu fikri kabul etmek istememektedirler. Çünkü ihtilali başarabilmek için ordu mensuplarına dayanılmış olduğu gibi, iktidarı devam ettirebilmek için de yine onların siyasi faaliyetine ihtiyaç hissediliyordu.
M. Kemal, ordunun ıslahını istediği gibi, talim ve terbiye için gerekli çalışmaların yapılmasına çok önem vermekteydi.
Meşrutiyetin ilanından sonra, M. Kemal bütün dikkat ve ilgisini askeri çalışmalar üzerinde toplamıştır. O, subayların yeni esaslara göre mesleki bilgilerini arttırmak için yayın yapılmasını lüzumlu addediyordu.
Selanik'te Üçüncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı'nda (1909) iken, bu işlere daha çok vakit ayırmıştır. Osmanlı ordusunun Alman usulüne göre ıslahat hareketini zaruri bulmakla beraber, yine de kendi askeri hayatımızdan alınmış tecrübelerin bu işte rol oynamasını istemektedir.
M. Kemal imzasıyla 1908-1918 yılları arasında küçük broşürler halinde yayımlanmış kitapların tarih sıralarına göre isimleri şunlardır:
1) Takımın Muhabere Talimi, General Litzman'dan tercüme, Selanik. 10 Şubat 1324-(1908) (64 sayfa)
2) Cumalı Ordugâhı. Süvari, Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları. Selanik 1325-(1907) (41 sayfa)
3) Beşinci Kolordu Erkânı-Harbiye Tabiye ve Tatbikat Seyahati. Selanik 1327-(1911) (40 sayfa) (*)
4) Bölüğün Muharebe Talimi. General Litzman'dan tercüme İstanbul 1328-(1912) (74 sayfa)
5) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal. İstanbul 1334 -(1918) (32 sayfa).
* Zabit ve Kumandan ile Hasbihal kitabından alıntı yapılmıştır.
Ölü Deri
Bu orospu evladı Z.’nin yanından geçerken niye tükürdü şimdi? Durduk yere. Tam dibine, soluna. Belki de ayağına nişan almıştı. Neden öyle bir şey yapsın ki? Hayır canım, o kadar uzun boylu değildir, değildir herhalde. Koca kentin, giderek tüm memleketin en kalabalık caddesinde, varoluşu boyunca hep gözde olmuş bu kevaşe caddede, caddenin hıncahınç insanla dolu olduğu bir saatte, bu insanlık müsveddesi, anlaşılır şey değil, onlarca kişiyi es geçsin de dibine tükürmek için Z.’yi seçsin.
Z. onu kışkırtmış olamaz. Hiçbir şey yapmadı. Ne var ki, bir on adım önce görmüştü onu, karşıdan geliyor, Z.’ye bakıyordu. Z. başını eğdi, kaldırdı, hâlâ, yine eğdi. Sanki Z.’yi bellemiş, hedefe kilitlenmiş geliyordu, bir şey olacak, bir şey olacak, olmasın... Z.’nin sol bacağı, sol bacağı çekiliyordu. Yabancı biri, herhangi biri tarafından izlendiğini fark ettiğinde, gerekçe ne olursa olsun, öyle deme anlıyor da insan, nereye varacağını kestiremese de hangi bakışın ne olduğunu biliyor, bir sonuca bağlansın bağlanmasın üstünde gözler hissedince, kem ya da değil, doğru dürüst yürüyemiyor Z.. Spotlar altında yere çömelesi geliyor. Bir gün gelecek dayanamayıp bunu yapacak. Diz çökmek değil, dizleri kıvırıp çömelmek, sonra dertop olmak, o araba reklamındaki gibi – küçülünce güvende. Kalabalığın ortasında ya da karşı ağzından bir başkasını kusan ıssız bir ara sokakta. Geçene dek.
Artık ö getiren bir fotoğraf: Meydanda renkleri boz pardösülerle uyumlu güvercinler havalandı.
Bacağı çekiliyor, adımı savruluyordu. Herif onun solundan geçti, ayağının tam dibine tükürdü.
Sen omuz tokuşturmaya pike yapan apaçilerin heveslerini kursaklarında bırakmak için kıçını yırt, beş saniyecik bir zaman diliminde baştan aşağı süzüp seslerini duyabileceğin kadar yakına geldiklerinde ucu açık bir küfrü salıverenlere kulak asma, sana değildir, neden olsun, tehdit kol geziyor, pürdikkat olmalı, hep yol ver; düz bir çizgi izlemektense dingillerinde bir sorun varmış gibi, hep üstüne üstüne, çaprazlamasına yürüyenleri atlat, sonra da orospu evladının teki yanından geçerken lök diye tükürsün. Ne yapacaksın? Ne yapmalıydı? Z. ne yaptı? Hiç. Geçti artık Bor’un pazarı. Yürümeye devam etti. Herhalde öteki de. Çoktan uzaklaşmıştır. Hiç değilse durup bakmalıydı.
Evet, evet, durup bakmalıydı. “Ne?” dese, “Ne ne? Ebeninki” demeliydi, kısaca, pabucunun kenarını göstererek, duraksamadan. Kafasını çevirmeksizin geçip gitmek yerine “ebeninki” demeliydi, tabii ya, herif pişkin pişkin, “Ne?” diyebiliyorsa...
“Ananınki” değil, “ebeninki”, çünkü özellikle bunlar, katil adayları, gizil hırsızlar, “delikanlılar” anaya küfür konusunda aşırı duyarlılık gösteriyorlar, Z.’nin başına açacağı iş haddini aşabilirdi. Kimse ille de anasına küfredilsin istemez elbette ama küfür, bunlar için, analarının gerçekten düdüklendiği anlamını taşıyor. Her gün, aynada bunun kanıtını görüyorlar. Bilinmez, Z. gibilerinde de onların bu bitimsiz sıkıntılarına karşı bir anlayış uyanıyordur belki. Diplerine tükürüldüğünde bu yüzden gık çıkarmıyorlar; anası düdüklendi, doğal, bir de ben üstüne gitmeyeyim diyorlardır. Şakası bir yana...
Dünyanın en iyi adamı ifadesini takınarak boynuna sımsıkı sarılmış küçük kızını göğsünde taşıyan bir adam. Yanında: Her zaman elinde çiçek taşımadığını göstermek istermişçesine kasımpatısını parmaklarının ucunda bir fazlalık gibi tutan, dudaklarına da bir gülücük germiş, bitli bir gezmen, kafasındaki mevsim dışı şapkayla hâlâ Joplin’i seviyor. Çocuk anayla babayı görünüşte birbirine benzetiyor, orası kesin.
Geçmiyor. Ne yapmalı? Peşinden mi koşmalı? E hadi diyelim koştu, hatta yakaladı, ne diyecek? “Affedersiniz, siz az önce...” Boş versene, artık kınayı ancak kıçına sürebilir.
Herif Z.’nin dilsizliğinden iyice cesaret alıp yönünü değiştirmiş, arkasından geliyor olmasın sakın, bulaşacak belki, haplanmıştır, saat daha erken ama ne belli? Birdenbire koluna giriverip... Sabaha karşı, sabaha karşı olur mu düpedüz sabahın bir körüydü, gün ışımış, Z. uyudu uyuyacak, sokaktan yatağa koşturuyor, biri koluna girivermişti, Z. kurtulmak için ellerini ceplerden çıkarınca, soğuktu, uykusuzluk da var, o saatte nereden dönüyor, bunun önemi yok, dirseğine yapışmıştı adam. Z.’yi tanıdığını söylüyor, Z. kurtulmak istiyor, bırak, bırakmıyor, hatırlamadım, üsteliyor, ben seni hatırladım... “Gitmem gerek, annem hasta”, demişti Z.; “benimki de öyle” diye karşılık vermişti öteki. Z. kaçmıştı. Dirseğini kurtardı, arkasına bakmadı, duymadı.
Galiba bende suç, diye düşünüyor. Mıknatıs gibi. Oysa öyle hali tavrı, üstü başıyla belayı davet edenlerden değildir. Öylesinden olmamaya uzun zaman önceden beri özen gösteriyor. Peki ya ne öyleyse?
Ne ardından koşanı ne de üstüne eğileni görülen bir madeni para çiling’i. Belki de onu düşüren, boş verdi.
İzliyor mudur gerçekten? Hayır canım, o kadar da değil. Ola ki Z. yanılıyordur, o eciş bücüş, börekçi çırağı dudaklarıyla bir daha karşı karşıya gelirse, bu kez ondan önce davranıp, sırıtır mı, gerçekten bir şey yapmak gerekir, örneğin omuz üstünden arkaya, orospu evladının yoluna tükürmek gibilerinden bir şey... Uzlaştıklarını göstermek için. “İlk seferde hazırlıksız yakalandım, özür dilerim, oysa ben de meğer...”
İkinci kez bir şey yapmamayı kendine yediremez. Dönüp bakacak mı? İzliyor mudur? Hayır. Onun yitirecek şeyleri var. Hayır, peşinden gelmiyordur, abartmayalım.
Dönüp baksaydı ve hadi diyelim ötekini arkasında görseydi, her saatin gölgesinden daha yakın, cadde, tüm bu cadde sadece onların, ikisinin olurdu. Bir süreliğine sadece ikisinin. Yitirecek şeyleri olduğunu düşünmeseydi ve fırsatı değerlendirip o orospu evladına açık bir karşılık verseydi, sonunda da bütün kaportası değişesiye dayak yeseydi bile, hemen oracıkta ve temelli başka biri olurdu. Yazık.
Ya da... Bunca çelimsiz olmasına karşın, her şeye karşın, onu, varsın bir an için olsun, altına alamayacağını kimse kesin olarak öngöremez; Z.’nin sinirleri her zaman epey bozuktu, hiç olmazsa bu konuda işe yaramalı, üstelik bilendi, bileniyor, dişleri gıcırdıyor, gıcırdatıyor gece yatarken; herif parmak ucuyla Z.’nin göğsüne vuruyor, itekliyor, tahrik, itekledikçe Z. anında hazırola geri dönse de bir geri adım atmaktan kendini alamıyor, bir, iki, yapma, yapma... Okkalı bir küfür, uzatmadan, üçüncüye izin vermeden. Biri horozlanma sırasında Z.’nin bir arkadaşına “götü boklu” demişti, bu gülünç küfrün karşılığında arkadaşı “Senin ananı, avradını ...” deyivermiş, kavga öyle başlamıştı.
Altında. Nasıl düştüğünü görmedi, anlamadı ama Z. altına aldı orospu evladını. Önemli olan da bu ve ona vuruyor. Tamam işte, öncesi nasılı yok, elinin üstündeki deriler açıldı, patladı, çingene pembesi capcanlı dokular, doku yitimi, bu zevke değer, aşırı canlı deri, denge için nasır gerek insana, kupkuruluk, Z.’nin nasırını şimdiye dek iş değil korku ördü, neyse şimdi koruyor ya onu... Orospu evladı karşılık veremiyor, bunu düşlemek zor değil, çırpınıyor, çırpındıkça daha çok zevk veriyor, kurban bacaklarını savuruyor ama boşuna, derken Z. birilerinin kollarını tuttuğunu hissediyor, hayır, sağıyla suratına geçirdikçe geçiriyor, geçirebildiğince, arkadan çekiyorlar, çekiş güçleniyor, yeniden küfre başlıyor, ayıracaklar, ayırıyorlar onları, elinin acısından düşmanınınkini az buçuk kestiriyor ve leziz bir haz alıyor bundan, haliyle, bunun filmini bile yaptılar, öyle değil mi?.. Z.’yi kaldırdılar, kalktı, öteki de aynen, tutuyorlar, orospu evladı aranmakta, silah gerek kahpeye, tuğla, şişe, taş, sopa, bıçağı var, Z.’nin bir arkadaşı bıçaktan çok tırsar, kâbuslarında bıçaklar görürdü... Hırlıyor, kudurdu, Z.’yi tutan ahtapot daha sıkı sarılıyor gövdesine, küfre devam ama aslında sırtını verdiği yerden ayrılmaya niyeti artık yok, öteki sıyrılıyor... Yapacak. Z. de boş durmamalı, aranmalı. Ancak zar zor kavrayabileceği genişlikte bir beton parçası: Tehdit unsuru değil, zaman içermiyor dense yeri, eline aldıktan, avuçladıktan sonra çok kısa bir süren var, kaldırdın mı, kaldırabildin mi indireceksin, burnuna doğrultup bak vururum diyecek kadar zaman tanımıyor adama, elde taşınabilecek gibi değil, caydırıcı değil, erteleyici ya da engelleyici değil, kaçmayı ve kaçırmayı içermeyen ne varsa, onda.
Nasıl büyüdü iş? Herkes Z.’nin önünü kapıyor. Ötekinin cebinde bir şey...
Neden olmasın? Söylesene... Neden o orospu evladı bunu yapmasın? Neden yapmasınlar? Ya o? Z....
Bir sigara yakmalı, silahtır. Köpekler salgılanan kokuyu almıştır.
Gelmiyordur, tamam, gelmiyor, geçti...
Z.’nin yürüdüğü yönde kuşku tırmanıyor, gitgide daha geniş bir alana yayılıyor. Kendini güvende hissetmesi olanaksız artık.
Polisler. İçlerinden bir kadın güzel. Tuhaf.
Z. yaşamı boyunca böylesinden olsun olmasın bir sürü herifi dövdüğünü düşledi. Kavga davetiyesi çıktıktan hep daha sonra. Demek ki, düşlerini gerçekleştirebilecek bile olsa, fırsat kaçmışken. Hiç kavga başlatmadığı gibi çıkan davetiyelere de yanıt vermedi. Düşüncesinde yüz kavgadan alnının akıyla çıktı da gerçekte bir itişmecik yaşamadı. Ne fiske yedi, ne attı. Burnunu yanağına yapıştırdığı kişinin kalkıp gırtlağını kestiğini, yüzünü imzaladığını düşünmekten alamadı kendini. Düşleri hep iki uçlu oldu. Kavganın kapısında ona her zaman bir dehşet hançer salladı. Boğulma endişesi bu. Bilmediği bir deniz, bilmediği bir yüzme, kalakaldığı yerde ayaklarını donduruyor. Yıllar geçtikçe o dilek daha da uzaklaşıyor, tıpkı bir kötürümün koşmayla arasındaki uzaklığın gitgide açılmasında olduğu gibi.
Kavgayı hâlâ, ne yazık, bilmiyor. Kavga konusunda milli olamamış bir otuzbirci o. İş öyle bir hal almış ki, artık birinin kaçınılmaz tecavüzüne gereksinimi var. Kafası böyle işlerken bu da zor görünüyor. Önlemler, önlemler, herhalde doğrudan suratına tükürülmesi gerekiyor. Bazıları için anlatması bile ne kolay: “– Ne oldu? – Orospu çocuğunun teki yanımdan geçerken tam ayağımın dibine tükürdü, ister istemez ‘ebenin...’ dedim, döndü, döndüm ve gerisi...” Yitirecek şeylerinin olduğunu düşünmek, sanmak, kaçışın en emin yollarından. Saygın, sorumluca bir davranış dersin. Ya... Kazın ayağı öyle değil.
İnsan kalabalığı bir hava durumu gibi. Başını kaldırmana izin vermeyen bir yağış.
Bir kezinde yürürken, önü sıra iki sporcu ızbandudun kavgadan konuştuklarını anımsıyor: Dinlemiş, bakmıştı. İki ızbandut, bedenlerini değiştirmek adına, herhangi bir yüce ülkü uğruna ter dökenler, ter dökmeseler de emek harcayanlar ve bununla şişinenler kadar, okuyup edenlerin perhizinden çok daha sıkı bir perhizle, oruçla, disiplinle çalışmışlardı ve doğal olarak amaçlardan, sonuçlardan söz ediyorlardı aralarında, başarılardan, başarısızlıkların özürlerinden. Hepi topu aynı.
Acaba kimse gördü mü? Z.’nin ardından gelenlerden biri, birkaçı görmüş olabilir mi ayağına, tamam ıska geçerek tükürüldüğünü ve onun suspus kaldığını? Gören varsa, en iyi olasılıkla, orospu evladını eleştirmiş, derken önlerinde Z.’yi tın tın görünce, sözü döndürüp dolaştırıp onu yermeye başlamışlardır: Herif de ağzını açmadı, ne yapsın o da, ama bunlara artık... Bunlara artık ne? Z. suçlu çıktı, değil mi? Gelmiş arkasından konuşuyorlar, atıp tutuyorlar, ardından da... neyse... vitrinde bir şeye takıldılar.
Orospu evladının gittiği öteki yöndeyse, varsa görenler, öteki herife yüklenenler, izledikleri kaldırım dizisini değiştirip olayı Z.’nin yönündekilerden daha çabuk atlatmışlardır. Onlar için, aslında hiçbiri için bir şey değil tabii, kimseye giren çıkan bir şey yok.
El kol hareketleriyle anlaştıkları sırada iki dilsizin arasından geçti: Bir söyleşim ancak bu kadar net bölünebilir.
Kafasını orospu evladından alamıyor. Neden böyle bir şey oldu ki şimdi? Keşke yanında beklemediği bir şemsiye açılmış da şaşırmış, ürkmüş gibi bakıverseydi... Şaşırmış gibi... Yapmadı çünkü onun farkındaydı, şaşırmak, şaşırmış rolü oynamak için fazlasıyla farkındaydı. Olaydan önce, aşağı yukarı bir on adımdır...
Değer miydi? Ya buna değer mi?
Keşke tüm olası tanıkları yollarından çevirip anlatabilse... “Değmezdi çünkü... Sizce hatalı mı davrandım?” Neden onlara soruyorsa... Bu şekilde davranmanın doğru olduğunu biliyor. Pişmanlık nesi öyleyse? Kavga etseydi daha mı iyiydi? Geçmiyor. Düşündükçe daha hızlı soluyor, daha hızlı yürüyor. Düşündükçe içinde salyalarını akıtan bir meclis toplanıyor: alaycılar, önlemliler, küskünler, sivriakıllılar, saflar, ödlekler, dostlar, ezikler... Her biri kendince rendeliyor Z.’yi. Orospu evladı da orada, meclise karışmış, söz alıyor, sesi hep aynı tonda: Gür ve küçümseyici. Diğer tüm sesleri her seferinde bastırıyor olmaktan dört köşe, alay ediyor. Soru soruyorlar ve onlarla alay ediyor: “Dibine tükürdüm çünkü tipine gıcık oldum...”; Z. göz ucuyla bir camekânı kesiyor, nesi var ki? “İlgisi yok, geberiyorum hastalıktan”; bak, gördün mü, bir de adama durduk yere küfredecektin, diyor içeriden bir karı kılıklı. Z.’nin işe yaramaz kızgınlığı başkalaşmakta besbelli.
Bunlardan kaçış yok ama öp başına koy. Seni sürekli kavga halinde olmaktan, insan ilişkisinin bu türünden uzak tutuyor. Bu kadarına da katlanacaksın. Beklenmedik bir çıkış: “Ayağına tükürdüm çünkü gıkını çıkarmayacağından adım kadar emindim.” Bu acıttı. Yavaşlıyor, çöküyor. Sözümona doğruyu yapmak, sözümona mantıklı davranmak yitirme korkusundan başka bir şey değil. Neyi yitirecek? “Yapmıyorum” düşüncesini, inanışını. Onun yerine “Yapamıyorum çünkü ödüm bokuma karışıyor” tümcesini kabullenmek öyle kolay iş değil. Orospu evladı sırıtıyor. Onda korkudan eser yok. Oysa mecliste enikonu kalabalıklar. İçeride bir sürü farklı kafadan ses çıkıyor. Dışarıdaysa çıt yok. Suçlu o, kendisi. Evet, Z. de, hepsi de ondan korkuyor.
Cezayı kesiyor orospu evladı: “Doğurgan mecliste sonsuz yargı.” Bu hötöröf meclise, kafasında dönüp duran sözlere sadece ve sürekli kulak misafiri olmaya mahkûm.
Özgür olabilmek için kendini linç mi ettirmeli?
Bir öğürtü tırmanıyor. Mideden fışkıran kokulu bir ses değil bu, düğüm düğüm gırtlaktan doğup ağza kalın bir sis gibi oturacak, çürük yumurta kokusunun, uykusuzluğun dilin üstünde bıraktığından daha az leş olmayan, belli belirsiz bir tat. Tükürmek istiyor. O tat bir karış boğazdan bir tutam çeneye birikiyor da birikiyor. Çenesini, çenesine kramp girecekmiş gibi, tikliler gibi açıp kapıyor. ‘A’ ve ‘ı’ seslerini çıkarmaya elverişli bir çene jimnastiği. Hızlanıyor, kaçar adım, başı önünde, ağzını açıp kapıyor. Ağzının bir tulumba işlevi gördüğünü neden sonra anlıyor; çekiyor, dudaklarının arasından ‘u’ harfleri dökülüyor, uluyor.
Tamam, yeter, üzgünüm, diyor Z., değişeceğim ya da ne söylememi istiyorsan... Bir dahaki sefere söz. Yoruldum. Artık çok yoruldum. Kolay değil. Dile olsun kolay değil anasını satayım.
Ayakkabı boyacısı çocuklar dizilmiş sol kanada. Fırçalarıyla tamtamlarını çalmaya koyulmuşlar.
Hepsi hezeyan, başka bir şey değil, tüm olanlar, iyisi kötüsü, her biri hezeyan, insan tepeye çıkıp çıkıp aşağıya kayıyor, yoruldum, sıkıldım, dinleyen kim, o zaman tepeye çıkma olduğun yerden kay, olduğun yerden de aşağıya... Kim söylüyor bunu? Kendi denilen iblis mi? Bir daha, bir daha, öyle istemiyorum demek yok, sonuna dek, hezeyan hezeyan üstüne, tamam bir kez devir ama bir kez, büyük, kocaman, koskocaman bir karmaşa içinde ama bir daha, bir daha, kimi zaman neredeyse keyif alarak, yeminle, insanın doğasında var, ardından gene nefret ederek, dev bir ordunun tecavüzüne uğruyorsun sanki, pes etsen, bari desen, birini, ikisini böyle atlatsan, derken gene, bir kez daha, gerçeğe boyun eğmek, bir in, bir sığınak, düş kurmak, bir dal, geri kalan ömrünü bir inde geçirmeye ya da sürekli tek bir dala asılı kalmaya dayanabilir mi insan? Yapan aynı kişi olur mu? En başta ne istiyordu? Sadece sığışmak ve kurtulmak mı?
Bir herif var, sen de bilirsin belki, hep aynı kalıpla, “Şarap alacağım, tersoyum” kalıbıyla dilenir. Sözde harbi. Z. o herife para vermişti, çok oldu. Şimdi feci bir tiksinti uyandırdı kendisinde. Zamanla iyice kararmış, sevimliliğini yitirmiş.
Kesilecek elbet. Hepsi susacak, yarım, bilemedin bir saat sonra. Sonra ne olacak? Bir s.kim olacağı yok. Z. önce aklını orospu evladının anısından sıyırmaya çalışıp bir şeyler içebileceği bir yer bakınacak, bulacak. Anında tepesinde bitiveren garsona sipariş verecek: Kırmızı şarap. Şişe mi, kadeh mi? Şişe. Garson gülümseyecek, daha saat kaç?
Z. iki kadeh içip kenefe kalkacak, işeyecek, ayna karşısında bozulmamış üstünü başını düzeltecek. Yüzünü yüzüne yaklaştırınca, orospu evladının anısı geri gelecek. Gözlerinin önünde o iğrenç surat bir kez daha acınası bir hal alacak. Yeniden, evet yeniden, bu kez kuşku da yok, orospu evladını yerlerde süründürüp, o her zaman gülümsermiş izlenimini veren ifadesinin silindiğini, yerine kurtulmaktan başka bir şey istemeyen bir yenisinin geldiğini düşünecek. Düşünce bu kez orospu evladının lehine tersyüz olmayacak ama bir sona ermeden gevşemeye, dağılmaya başlayacak. Orada hemen dur deyip, bunları içtiği iki kadehe verecek ve plastik kutudan sabun sağarak terli ellerini yıkayacak. Aynaya döndüğünde, suyun soğukluğuna dudaklarını büzüştürerek karşılık verdiğinde, oysa iyi bir insana benziyorum, diyecek, aklımdan bunların geçmesi ne tuhaf.
* Zavallı - Orçun Türkay'ın kitabından alıntı yapılmıştır.
Adil Düzen (Necmettin Erbakan)
Adil Düzen (Necmettin Erbakan’ın idealindeki meşhur ekonomik sistem): Siyaset dünyamızın içindeki partilerin savundukları bir ekonomi politikasının olması zorunlu bir durumdur. Ancak savunulan fikirlerin ülkenin içinde bulunduğu bütün sorunlara çözüm bulması beklenir. Peki, “Adil Düzen” böyle bir şey miydi?
Savunduğu “Adil Düzen” fikriyle Millî Görüş çizgisinin lideri Erbakan, tartışılmaz bir şekilde Türk siyasetine damgasını vuran kişilerden biri oldu. “Adil Ekonomik Görüş” onun üzerinde en çok durduğu konulardan biriydi. “Adil Düzen”, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılarak tarih sayfasına gömülen Refah Partisi (RP)’nin savunduğu ekonomik ve politik yaklaşımı ifade eden sistemin genel adıydı.
RP, bu görüşünü ilk kez 1991 Genel Seçimleri’nde gündeme getirdi. “Adil Düzen” düşüncesinde, bütün ekonomik faaliyetlerin özel kesim tarafından yürütülmesi esas alınıyordu. Devletin ekonomik faaliyetlerde bulunmadığı sistemde, devletin görevlerinden biri tekelleşmeyi önlemekti. Gerçek anlamda tekelden arındırılmış, özel teşebbüse dayalı bir düzen esas alınıyordu. RP lideri Erbakan’ın internet sitesinde konuya ilişkin detaylar şu şekilde sıralanıyordu:
“Adil Düzen”de istikrar var; vergi bellidir. Kur bellidir. Para ancak mal karşılığı piyasaya çıkar, faiz yoktur. Bu istikrarlı zeminde özel ve tüzel kişiler kaynakların en iyi şekilde kullanılmasında serbestçe aktif rol oynarlar.”
“Adil Düzen”in ülkedeki bütün sorunların çözümü olarak sunulması yeteri kadar inandırıcı değildi. Ülke ekonomisinin geldiği nokta itibariyle, siyasi ve ekonomik çevreler bu düşünceyi yaşanan sorunlara çözüm getirebilecek olgunlukta görmüyorlardı.
“Adil Düzen” konusunda en önemli gelişme 1994’te yaşandı. Partisinin grup toplantısında konuşan Erbakan, Türkiye’de mutlaka “Adil Dü-zen”e geçileceğini savunarak unutulamayacak bir tehdit savurdu: “Şimdi soru şu? Bu geçiş kanlı mı olacak, kansız mı, acı mı olacak, tatlı mı, sert mi olacak, yumuşak mı?” Erbakan’ın bu sözleri, RP’nin siyasi yaşamını sona erdiren kilometre taşlarından biri oldu.
Savunduğu “Adil Düzen” fikriyle Millî Görüş çizgisinin lideri Erbakan, tartışılmaz bir şekilde Türk siyasetine damgasını vuran kişilerden biri oldu. “Adil Ekonomik Görüş” onun üzerinde en çok durduğu konulardan biriydi. “Adil Düzen”, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılarak tarih sayfasına gömülen Refah Partisi (RP)’nin savunduğu ekonomik ve politik yaklaşımı ifade eden sistemin genel adıydı.
RP, bu görüşünü ilk kez 1991 Genel Seçimleri’nde gündeme getirdi. “Adil Düzen” düşüncesinde, bütün ekonomik faaliyetlerin özel kesim tarafından yürütülmesi esas alınıyordu. Devletin ekonomik faaliyetlerde bulunmadığı sistemde, devletin görevlerinden biri tekelleşmeyi önlemekti. Gerçek anlamda tekelden arındırılmış, özel teşebbüse dayalı bir düzen esas alınıyordu. RP lideri Erbakan’ın internet sitesinde konuya ilişkin detaylar şu şekilde sıralanıyordu:
“Adil Düzen”de istikrar var; vergi bellidir. Kur bellidir. Para ancak mal karşılığı piyasaya çıkar, faiz yoktur. Bu istikrarlı zeminde özel ve tüzel kişiler kaynakların en iyi şekilde kullanılmasında serbestçe aktif rol oynarlar.”
“Adil Düzen”in ülkedeki bütün sorunların çözümü olarak sunulması yeteri kadar inandırıcı değildi. Ülke ekonomisinin geldiği nokta itibariyle, siyasi ve ekonomik çevreler bu düşünceyi yaşanan sorunlara çözüm getirebilecek olgunlukta görmüyorlardı.
“Adil Düzen” konusunda en önemli gelişme 1994’te yaşandı. Partisinin grup toplantısında konuşan Erbakan, Türkiye’de mutlaka “Adil Dü-zen”e geçileceğini savunarak unutulamayacak bir tehdit savurdu: “Şimdi soru şu? Bu geçiş kanlı mı olacak, kansız mı, acı mı olacak, tatlı mı, sert mi olacak, yumuşak mı?” Erbakan’ın bu sözleri, RP’nin siyasi yaşamını sona erdiren kilometre taşlarından biri oldu.
Yeniköy İskele Restaurant
Yeniköy İskele Restaurant Görkemli yalıları, kilise ve sinagogları ile Boğaziçi'nin hafızasının önemli timsallerinden biri olan Yeniköy'de, 61 yıldır hizmet veren meyhane. Adı üstünde, Yeniköy Vapur İskelesi'nden çıkar çıkmaz sizi buyur ediyor.
Hemen yanında da sonradan açılmış deniz motoru iskelesi bulunuyor. Müşterilerinin yüzüne, mezesine ve muhabbetine geldikleri meyhanenin şimdiki işletmecisi Levail Balkılıç, bu hikâyenin son 45 yılının tanığı.
Balkılıç barba geleneğini devam ettirmeye çalışan eski bir meyhaneci. Her gün mekânda bulunuyor ve mutfaktan müşteri ilişkilerine her alanla ilgileniyor. Yerli, yabancı birçok yazar, sanatçı ve siyasetçiyi de ağırlamış olan restoran, artık yarım porsiyon.
Anlaşmazlık nedeniyle, yıllardır oturdukları binanın yarısını terk ediyorlar. Lakin artık, boğaza tepeden bakan bir terasları var. Restorandan bir de önemli iddia: ''Rum usulü hazırlanan yaprak ciğer tüm Boğaz'a buradan yayılmıştır!"
TAN MORGÜL
Hemen yanında da sonradan açılmış deniz motoru iskelesi bulunuyor. Müşterilerinin yüzüne, mezesine ve muhabbetine geldikleri meyhanenin şimdiki işletmecisi Levail Balkılıç, bu hikâyenin son 45 yılının tanığı.
Balkılıç barba geleneğini devam ettirmeye çalışan eski bir meyhaneci. Her gün mekânda bulunuyor ve mutfaktan müşteri ilişkilerine her alanla ilgileniyor. Yerli, yabancı birçok yazar, sanatçı ve siyasetçiyi de ağırlamış olan restoran, artık yarım porsiyon.
Anlaşmazlık nedeniyle, yıllardır oturdukları binanın yarısını terk ediyorlar. Lakin artık, boğaza tepeden bakan bir terasları var. Restorandan bir de önemli iddia: ''Rum usulü hazırlanan yaprak ciğer tüm Boğaz'a buradan yayılmıştır!"
TAN MORGÜL
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)